Değer Adında Bir Kadının Bir Günü

“Alo, abla bu Cumartesi Bablyon’daki konser için iki biletim var. Gelmek ister misin?”

“Canım, çok iyi olur. Ne zamandır gitmek istiyordum ben de o konsere. Hem seni de görmüş olurum.”

“Tamam. Haberleşiriz. Öptüm.”

Değer, üniversite okumak için gelmişti İstanbul’a. Annesinden gelen müzik yeteneğini  konservatuvarı kazanarak kanıtlamıştı. Üniversiteden sonra da arkadaşlarıyla kurduğu müzik grubunda klarnet çalıyordu. 5 senedir devam ettirdiği ilişkisini geçen sene bitirmişti ve kendine Cihangir’de bir ev tutmuş, artık burada huzurlu bir yaşam sürdürebileceğine inandırmıştı kendini. Kardeşi Orhan’ın onu aradığı güne kalbinde bir sıkışma hissederek uyanmıştı. Son birkaç haftadır devam eden bu can sıkıntısını en kısa zamanda bir doktora anlatmayı düşünüyordu ama klarnet provaları o kadar yoğundu ki bir türlü buna fırsat bulamamıştı. Kardeşiyle de ne zamandır görüşemiyordu. Babylon’daki konser bunun için iyi bir bahane olacaktı diye düşündü.

Her sene erken gelen yaz bu sefer gelmemekte kararlıymış gibi o Mayıs sabahı oldukça kapalı, soğuk ve yağışlı bir havaya uyanmıştı Değer. Kalbindeki ağrı da işleri kolaylaştırmıyordu. Yine de bunların gününü bozmasına izin vermeyerek kendisine bir kahve yapmaya mutfağa gitti ve her sabah yaptığı gibi cornflakesini ve sütü bir kaseye döktükten sonra televizyonu açtı. Televizyonda tüm kanallarda haberler vardı ve hemen hepsi Haziran’daki seçimlerden bahsediyordu. Başka kanallara bakmaya karar verdi ve dolmuşta öldürülen Özgecan haberini görünce kanı dondu. “Bir kadın vahşeti daha” diye düşündü. Henüz 20 yaşında olan Özgecan’ın evine dolmuşla gitmek isterken yaşadığı korkunç olay Değer’in içini sızlattı. Toplumsal konulara çok duyarlıydı Değer. Hatta birkaç kadın yardım kuruluşuna gidip gönüllü çalışmalar yapmıştı. Aynı zamanda sokaklardaki gençler ve sokak çocukları için de çok endişeleniyordu. Onların sokaklarda bali çektiğini; ayakkabı boyadıklarını ya da mendil sattıklarını görünce içi sızlıyordu. Bazen prova dönüşlerinde Cihangir’deki evinin önünde oturup bali çeken çocukla sohbet ettiği olurdu. Ona birkaç kez beğendiği yazarları hediye etmişti. Çocuk 17 yaşındaydı.

Televizyonu kapatıp dışarı çıktı. En iyi arkadaşı Bahar’la brunch yapacaklardı. Arkadaşından biraz erken gidip kendine bir çay söyledi çünkü kendine gelmesi gerekiyordu. Dünyada çok fazla kötülük vardı ve kendini bu konuda çaresiz hissediyordu. Bahar geldiğinde tüm bu düşüncelerden uzaklaşmaya çalıştı.

“Tatlım, çok özledim seni. N’aber? Neler yaptın görüşmeyeli?”

“Bahar’cım provalardan kafamı kaldıramıyorum kaç haftadır. İyice eve kapanmıştım. Ne iyi ettik de buluştuk. Anlat bakalım sende ne var ne yok?”

Ve Bahar anlatmaya başladı. Burak’la iki senedir nişanlıydılar ve Burak ona evlenme teklifi etmişti. Yaza düğünleri vardı. Ama Bahar sanki bir şeyler saklıyordu. En yakın arkadaşına bile anlatmaya korktuğu, çekindiği bir şeyler vardı. Bir anlık sessizlikten sonra Bahar’ın gözlerinden gözyaşları süzülmeye başladı.

“Dün gece annemin evinden dönerken sokaktaki tinercilerden biri beni sıkıştırdı ve benden para istedi. Yanımda para olmadığını söyledim ama sonra bıçak çıkardı ve beni tehdit etti. Ben de çantamı verdim ona ve küfredip yanımdan uzaklaştı. Ben de aynen polise gittim. Polis soru sordu, not tuttu ve bir haber duyarlarsa bana bildireceklerini söyledi. Ayrıca gece geç saatte tek başıma yürümememi öğütledi.  Ve beni saldılar.”

“Nasıl yani? Bu kadar mı?”

“Evet, bu kadar. Polis şimdilik bir şey yapamayacaklarını söyledi. Bekleyecekmişiz.”

“İyi de neyi?”

“…”

İstanbul’da her gün kapkaç ve gasp olayları artış gösteriyordu ve polis de artık bunu içselleştirmiş; suç olarak görmüyordu. Ayrıca bir kadın neden gece geç saatte tek başına yürüyordu? Değer arkadaşını teselli etmeye çalıştı. Kendisi de genellikle gece bir barda çaldığı için her gece evine geç saatte dönmek zorundaydı ve devamlı tedirgindi. O yüzden yanında biber gazı taşıyordu. Müziğe yatkın olması  barları ve pubları onun ofisi yapıyordu. Diğer insanlar sabah 09.00’da işlerine giderken o da sabaha karşı 4:00-5:00 gibi evine dönüyordu ve gece yarısı genelde sahne almak için evinden çıkıyordu.

O akşam da Cihangir’de bir mekanda sahne alacaktı. Haftanın iki günü çıkıyordu orada. Evine yakın olduğu için yürüyerek gidip geliyordu. Yolda yürürken sohbet ettiği 17 yaşındaki genç de bu gece yine sokaklardaydı ve bu sefer Değer ona okumayı çok sevdiği bir yazar olan Balzac‘tan Goriot Baba’yı hediye etti, çalacağı mekana doğru ilerlerken.

“Ben okudum ve çok beğendim. Sokaklarda belki sana arkadaşlık eder bu roman. Belki bir ışık   tutar hayatına.”

“Sağol abla.” dedi bali çeken çocuk.

Saat 04:00’te mesaisi bitti Değer’in. Her zamanki gibi çalışma arkadaşlarıyla vedalaşıp evinin yolunu tuttu. Sabah kalbinde hissettiği ağrıyı yeniden duymaya başlıyordu. İçi acıyordu sanki, sıkıntısı eve ulaştığında şiddetlenmeye başladı. Anahtarlarını aradı cebinde ve kilidi açtı. Kapısını kilitledi ve evini havalandırmak için balkonun kapısını açtı. Yatak odasına gitti. Üzerine pijamasını geçirdi. Salona gitti çünkü televizyonunun sesini açık bıraktığını düşündü. Ama hayır duyduğu sesler televizyondan gelmiyordu. Balkona doğru yöneldi ve tam ensesinde bir soluma hissetti. Arkasını döndüğünde göz göze geldiği kişi Balzac hediye ettiği baliciydi. Ne olduğu anlamadan bastı çığlığı ama artık çok geçti. 17 yaşındaki adamın elinde Değer’in şarj aletini tutuyordu. Bu andan sonra olanları sadece izledi Değer gözüyle. Ellerinin bağlanışını, adamın çantasını alıp boynuna geçirmesini ve adamın fermuarını çözmesini birer birer izledi. Sanki bunlar onun başına değil de bir başkasının başına geliyordu. Sabah televizyonda izlediği Özgecan’dı kendisi. Sadece titrediğini hissediyor ve gözleriyle dehşet içerisinde içi boşaltılmış bir algıyla adamın bedeni üzerinde hakimiyet kurmasına seyirci kalıyordu. O anda Özgecan oldu, Bahar oldu ve nice diğerleri gibi kadın… Balzac hediye ettiği adam evine girip ona işkence etti, tecavüz etti ve sonunda onu  nefessiz bırakarak onu yok etti. Balzac hediye ettiği adam Değer’in klarnetini ve cep telefonunu alıp işi bitince çıkıp gitti, geldiği gibi yine balkondan.

“Anne, ablamı arıyorum. Açan yok. Cep telefonu kapalı. Bugün konsere gidecektik birlikte. Hasta mı acaba? Bir gidip baksam ben iyi olacak.”

Orhan balkonun açık olduğunu gördüğü anda içine bir korku düştü. Kalp atışları hızlandı ve kapıyı kırıp açtığında ablasının cansız yatan bedenini ve yerde duran Goriot Baba romanını gördü. Uzun bir süre öylece kalakaldı. Ablasının evinde öldürülmesi gerçeği suratına bir balyoz gibi çarptığından olsa gerek ne nefes alabildi ne de hareket edebildi. Polisler geldiğinde bile hala olduğu yerde saatlerce öylece donup kaldı.

“Ablanız yalnız mı yaşıyordu?”

“Evet, yalnız.”

YAZI: MERVE GÜREL – SHEFFIELD

GRAFIK: MUHAMMED SHARAF

Reklamlar